KADDUR AKSOY 'UN KALEMİNDEN...

Hem bir öğretmen, hem bir yönetici, hem de iyi bir insan...44 yıllık öğretmenlik hayatını 60 tan fazla başarı belgesi ve ödüllerle süsleyen, Türkiye'de yılın öğretmeni ödülünü alarak öğretmenlikte başarının zirvesini yakalayan, Bismil Halk Eğitim Müdürlüğünde yıllarca müdürlük yapıp hala Bahçeşehir Koleji'nde Müdürlük görevini icra eden Kaddur AKSOY Hocamızın hikayesini sonuna kadar okumanızı tavsiye ediyoruz.

KADDUR AKSOY 'UN KALEMİNDEN...
KADDUR AKSOY 'UN KALEMİNDEN...
Yıl 1961 Güneydoğunun taş ve toprak yapılı, tezek kokulu, yol, su,telefon ve elektrik gibi tüm devlet imkanlarından mahrum İşgören (Kavsan)köyümüz  Mardin İl’inin Savur İlçesine Bağlı iki üç yüz haneli bir köyüdür.
En yakın il olan Diyarbakır ve Mardin’e ulaşmak  için 8 saat yaya yol yürümek gerekiyordu. Bu nedenle hasta insanlara muska yazma, kurşun döktürme, dışında hiçbir şey yapılmadan kaderlerine terk ediliyordu.
Çok basit olaylar yüzünden çıkan kavgalarda insanlar suçsuz yere ölüyor veya yaralanıyor. Ardından asırlarca süren kan davaları, hapishaneler, aç ve çıplak insanlar ve geleceklerine umut bağladığımız gözü yaşlı çocuklar….
Genç kızlar küçük yaşta istekleri dışında, belki de evlenecekleri erkeği hiç görmeden başlık parası karşılığında evlendirmeye zorlanıyor. 
Tarladaki tüm işler ilkel araçlarla yani insan ve hayvan gücü ile yapılıyordu. Ardından yağmur duası ve umutlar, umutlar ,bir bakarsın ki ; Yıl kurak geçmiş ekinler başak açmadan kurumuş ya da dolu yağmış tüm umutları almış süpürmüş.. işte o zaman başlar geçim korkusu, arpa ekmek bulmak için çocuğu kadar sevdiği sarı öküzü istemeyerek gözden çıkarmak.
Köyde okuma-yazma bilen tek insan Bozo Dayı idi.1940’li yılların el yazısını askerde öğrenmişti. Askerden gelen,  giden mektupları Bozo Dayı okurdu. Bazı köylüler de mektup okutmaya ya da yazdırmaya, Bozo Dayıya giderken yanlarında bir yumurta götürürlerdi. 
Onun yazısını ondan başkası okuyamazdı. Mektup başlığını ezberlemişti. Mektupta yazılı olmazsa bile evdeki tüm insanları ismen okurdu ve her mektupta oğlunuzun paraya ihtiyacı var derdi. 
Bozo Dayı geniş omuzları, iki metre boyu ile köyün en iri adamıydı. Meyrı ve Sıttı adlarında iki hanımı vardı. Bozo Dayı davullu zurnalı düğünlerde oynamayı  çok severdi. Bozo Dayının Meyrı den olma oğlu Mahmut’un bir gözü kör idi. Mahmut ile taşlardan, çamurdan oyuncak evler yapar daha sonra bozardık. Köyün üstünden bir uçak geçti mi tüm köylüler dışarı çıkar uçağa el sallarlardı. Uçağı sadece havada görmüşlerdi.Mahmut’un üvey kardeşi Davut ağlayıp kendini yerden yere vururdu. Bozo Dayıdan uçağı alıp getirmesini isterdi. Bozo Dayı boynunu bükerek uçağın uçuşunu seyre dalardı ve arkasından askerlik anılarını, gördüğü şehirleri anlatırdı.
 Akşamları köyde idare lambası ışığında, korkunç masallar anlatılırdı. Sonra bu masallardaki canavarlar rüyamıza girerdi.
Sanatçı “Yaşamak Direnmektir” sözünü belki de bizim köyün insanları için söylenmiştir. 
İşte böyle acımasız, çarpık ve cehaletin hüküm sürdüğü bu coğrafyada; yaşam kavgasını veren köyümüzde o yıl ilk defa ilkokul açılacaktı.
 Okula karşı olanlar, birde taraftar olanlar vardı.  Karşı olanlar yarın erkek çocuklarınız kısa kollu gömlekle dışarıda dolaşırlarsa hiç şaşırmayın. Propagandasını yapıyorlardı. 
Bozo Dayı ise okulun iyi olduğunu, tüm çocukların okuyup yazacaklarını, mektup bile yazabileceklerini, Türkçe konuşmayı öğreneceklerini, terbiyeli ve faydalı birer insan olacaklarını, en başta kendi çocuklarını okula göndereceğini söylüyordu.
Köylüler iki duvar arasında sıkışıp kalmışlardı. Kime ve neye inanacaklarını bilmiyorlardı. Ama değişim ve yeniliklerden yana idiler. 
Çevrem öğretmenin sürekli dayak atan, kızdığında çocukları öldürebilen bir insan olarak tanıtmıştı. Bu yüzden daha görmediğimiz öğretmenden çok korkuyorduk. 
Okul inşaatı bitmişti. Köylüler, inşaatın başından ayrılmıyorlardı. Çimentoyu ilk kez okul inşaatında görmüşlerdi.
Nihayet beklediğimiz gün gelip çatmıştı. Bir ikindi vakti elinde bir valizle değişik giyimli, bıyıkları yeni terlemiş ve öğretmen olduğunu söyleyen biri gelip muhtar  babamın evini sordu. Adı Erden DENİZERİ olan öğretmenin İstanbullu bir deniz subayının tek çocuğu olduğu, bir yaşında iken babasını kaybettiği Suna adındaki annesinin başka bir adamla evlendiğini sonradan öğrendik.
Erden öğretmenin ilk işi imamı ikna ederek onun kızlarını bizimle beraber okula kaydetmek oldu. Okul yeni açıldığı için sıra ve masaları yoktu, kendi evimizden getirdiğimiz küçücük kürsülerde oturuyorduk. Yazı tahtası yoktu. Sınıfın bir duvarına betondan bir yazı tahtası yapılmıştı. Yumurta akı ve baca kurumu karıştırarak siyah tahta boyası oluşturup tahtamızı boyuyorduk. Yumuşak kaya taşından da tebeşir yapıyorduk.
Arkadaşlarımız içinde sakal tıraşı olanlar bile vardı. Erden Öğretmen okulun ilk gününde İstiklal Marşı için bizi sıraya dizip karşımıza geçerek el kol hareketleriyle bir şeyler söylemeye başladı. Demir direğe ilk kez gördüğümüz kırmızı bir bayrak çekti. Hepimiz gülmeye başladık. Alay ettik. Bu öğretmen deli olmalı diye düşündük, çünkü tek kelime Türkçe bilmiyorduk. Erden öğretmen kızarak bizi cezalandırdı. Bir kilometre koşu yaptırdı tabi kendisi de bizimle beraber koştu. Daha sonra kalem ve silgi dağıttı. Bazı arkadaşlarımız silgiyi şeker sanıp yediler. Benim silgim kırıldığı için günlerce ağladım. 
Köyde bir okuryazarlık seferberliği kendiliğinden başladı. Okula gelemeyen tüm gençler hata yaşlı adamlar bile dörder kişi ortak olup bir kurşun kalem alıp dörde bölüyorlardı. Herkesin yeleği cebinde sigaranın yarısı kadar bir kurşun kalem vardı. Bizimle birlikte onlarda okumayı öğreniyorlardı. Defterlerimiz bittiğinde, yırtılıncaya kadar silip yeniden yazıyorduk. Dört ay gibi kısa bir süre sonra herkes kendi mektubunu okuyor ve yazıyordu.  Bozo Dayıya gerek kalmamıştı. Bozo Dayı yavaş yavaş kıskanmaya başlıyordu. Çünkü kimse onun yazısını beğenmiyordu. Oğlu Mahmut tüm matematik problemlerini kafadan çözüyordu.
        Öğretmen spora çok önem veriyordu. Futbol, voleybol, güreş gibi. Okul artık köylünün kahvesi veya uğrak yeri olmuştu. İşini bitiren ya spora ya da seyretmeye gidiyordu. Kan davası olan insanlar her şeyi unutmuş bir birleriyle top oynuyorlardı.
Yani kısacası bize Azrail olarak tanıtılan öğretmen bir melek, bir kurtarıcı olup çıkmıştı. Bizimle beraber oturur, kalkar, yer ve içinde küçücük kurtçuklar olan kirli kuyularımızdan su içerdi.
Hedef belliydi “cehalet zincirini kırmak” Erden Öğretmen örnek davranışlar sergileyerek bunu başarmıştı..Yaz tatillerinde bile İstanbul’a gitmiyor, ekin biçmede, harmanda rastgele insanlara yardım ediyordu. Herkesin dilinde Erden Öğretmen vardı. Erden öğretmen annesi Suna hanımı pek sevmezdi. Annesi çok zengin olmasına rağmen ona hiç parasal yardım yapmıyordu. Hata annelik şefkatini dahi esirgiyordu. Oysa annesinin tek çocuğu idi. Annesi çok cimri olduğu için birkaç apartmandan bir daire bile vermiyordu. 
Bu saltanat uzun sürmedi iki yıl çok çabuk geçti. Erden Öğretmen Isparta’ya asker gidecekti. Tüm köylüler şaşkındı. Biz öğrencileri ise inanmak istemiyorduk. Köyde bir yas havası vardı. Tayinini durma gibi bir düşünce hiç kimsenin kafasından geçmiyordu. Çünkü o güne kadar köylüler her şeye boyun eğip işi oluruna bırakmışlardı. Bir sonbahar sabahı tüm köylüler ve biz öğrencilerinin göz yaşları arasında onu askere uğurladık. Artık mektupları elden ele dolaşıyordu. Herkes onun hasreti ile, o da bizim hasretimizle yanıp tutuşuyordu. Köye; sevgi,barış ve medeniyet bırakıp gitmişti. O asırlarca devam edecekti.
Altı yıl sonra yani 1966 Erden Öğretmen askerliğini bitirmiş İstanbul’lu bir kızla evlenerek İstanbul da lüks bir hayat sürmektedir.Ben öğretmenlerimin ve babamın ısrarları üzerine Ergani Dicle İlköğretmen Okulunun iki sınavını kazanmış orada öğrenciyim. Erden öğretmenle mektuplaşıyoruz.  Ama Erden Öğretmen bu şatafatlı hayata bir türlü uyum sağlayamıyordu. Hep bizleri ve Mardin’i, köyümüzü düşünüyordu. Bu ona sürekli bir sıkıntı veriyordu. Nihayet dayanamayarak eşini de ikna ederek yine bizim köye öğretmen olarak tayin istedi. 
Ancak köyümüzdeki öğretmen kadrosu dolu olduğundan onu Mardin’in bir Merkez  köyüne verdiler. Ancak bu yeni köyünde  umduğunun tam tersini buldu. Köylüler onu yönetmeye çalıştı. Ama o asla başkasının himayesinde çalışamazdı. Bir gün isyan bayrağını çekerek karşı çıktı. Hemen orada kendisine ve eşine hakaretler, tehditler yapıldı. İki gün boyunca lojmanın kapısını korkudan açamadı. Sonunda eşinin ısrarlarına dayanamayarak tüm ev eşyalarını köyde bırakarak bir gece gizlice eşiyle Mardin asfaltına yaya çıkarak oradan da Diyarbakır ve İstanbul’a gittiler. 
O sırada ben Ergani öğretmen okulunda okuyordum. Bana bunları mektupta yazıyordu. İki ay sonra eşiyle beraber Almanya ya işçi olarak gittiler. Almanya’dan bana yazdığı mektupta Mardin deki son görev yaptığı ve kaçtığı köyündeki ev eşyasını alıp götürmemi satıp parasını fakirlere dağıtmamı istemişti.Bir tatil günü okulumdan izin alarak bahsedilen köye gittim. Ancak evinde hiçbir eşya kalmamıştı. Birileri tüm eşyasını alıp bölüşmüşlerdi. Konu ile ilgili hiç kimse konuşmak istemedi. Erden Öğretmene durumu yazdığım mektupta izah ettim. 
Yıl 1978 ben altı yıllık öğretmenim Mardin İli Midyat İlçesinin Ovabaşı Köyünde okul müdürüyüm. Ben köylüleri, köylüler beni çok seviyorlar. Bir sonbahar gecesi geç vakit evimin kapısı çalındı. Kapıyı açınca karşımda on beş yıldan beri görmediğim Erden Öğretmeni gördüm. Çok şaşırmıştım. Almanya neresi, Midyat neresi. Ellerini bana gururla öptürdü. Oturup sabaha kadar sohbet ettik. Köyde olup biten her şeyi öğrenmek istiyordu. Gündüz kurbanlık için beslediğim iri koçu beraber kestik.
Erden öğretmeni kemiren onu yiyip bitiren  bir sorunu vardı. Çünkü onu benim kadar tanıyan yoktu. Sorunlarını şöyle anlattı; Almanya da bir oğlan ve iki kızı olduğunu, eşi ile birlikte çalıştığını, işlerinin çok iyi olduğunu ancak oraya bir türlü uyum sağlamadığını ve eşi ile geçinemediğini söyledi. Sebebini sorduğumda o başka birine aşık ,tüm maaşını ona yedirdiği gibi, benimkini de ona yediriyor dedi. Ne yapmayı düşünüyorsun dediğimde devam etti; Pire için yorgan yakacak değilim, çünkü bu üç tane çocuğumu düşünmek zorundayım. Bu nedenle onu boşayıp öğretmenliğe geri döneceğim dedi. 
Oturup Milli Eğitim Bakanlığına beraber bir dilekçe yazdık. O Almanya ya tekrar gitti. Yaklaşık bir ay sonra elinde iki valiz ve yanında üç çocukla yine bana misafir oldu. Serpil 12 yaşında dünya güzeli bir kız çocuğu idi, Erkan 6 yaşında, Sibel daha 3 yaşında idi. Hem Türkçe hem Almancayı çok iyi konuşuyorlardı.
 Erden Öğretmen tüm ev eşyasını ve var olan parasını eşine   verip sadece çocukları ve onların giyimsilerini  alıp gelmişti. Yani boşayıp onu orada bırakmıştı. 
Erden öğretmen, Çok sevdiği mesleğine kavuşmuştu, ama bu çocuklara bakabilecek mi ? Annesi Suna Hanım çocuklara bakmayı kabul etmemişti.  yeniden zorlu yıllar başlamıştı. İlk işimiz Mardin e gidip Erden Öğretmenin tayinini bulunduğum yere öğretmen olarak yapmak oldu. Erden öğretmen baba iken annelik görevini de üstlenmişti. Ben öğrencisi iken ona müdür olmuştum. Ben Ailemle lojmanda kalıyordum. Öncelikle onu okulun müdür odasına yerleştirdik. Banyo mutfak, yatak ve oturma odası, lavabo hepsinin görevini bu küçücük oda görüyordu. Erden Öğretmenin  yatağı hata evinde serilecek bir kilimi bile yoktu. Köylülerden yardım alarak ihtiyaçları tamamladık. Erden Öğretmen derse girdiği zaman çocuklar bizim evde kalıyorlardı. Her şey çok iyi gidiyordu. Erden Öğretmenin ve çocuklarının mutlulukları gözlerinden okunuyordu. Herkes onları seviyor ve şefkat gösteriyordu.
Zaman akıp gidiyordu, çocuklar ne Almanya yı ne de annelerini hatırlamak  istemiyorlardı. Çocuklar artık iki dil daha öğrenmişlerdi; Kürtçe ve Arapça yani bu küçük yaşta dört dil biliyorlardı. Erden öğretmenle muhtar Hacı Mecit AKMAN’IN da desteğini alarak okula bitişik dağlık arazide çocukların oynayabilecekleri küçücük bir top sahası yaptık. Okulun hemen yanı başında bir uygulama bahçesi ve tavuk kümesini kurduk, köyün yol , su ve elektrik işleriyle ilgilendik programa aldırdık. Köyde kendi yazdığımız bir piyese tüm Midyat daire amir ve müdürlerini davet ettik. Çok iyi öğrenci yetiştirdik. Kendimizi hizmete kaptırmıştık,zaman su gibi akıp gidiyordu.
Bir yıl geride kalmıştı. Erden Öğretmen kendini köylüye kabul ettirmişti. Bende rahatlamıştım. Çünkü bana iş kalmıyordu. Hepsini Erden Öğretmen yapıyordu, yani kendini her şeyden sorumlu tutuyordu. Boş kaldığı zaman köylülerle beraber bağda,tarlada, harmanda çalışıyordu. Köy yolundaki taşların temizliği Erden Öğretmene aitti. Ben ona turşu ,o bana kararsız Kasım lakabını takmıştı. 
Bir gün Kararsız Kasım gel seninle bir şeyler konuşalım dedi ve başladı; Ben size çok yük oluyorum yenge hem senin çocuklarına,hem benim çocuklarıma da bakıp yoruluyor. Köyde Hacı Davut kızı  Zekiye yi bana isteyin onunla evlenmek istiyorum. Muhtarın eşi Şemse aracı oldu. Kızı istedik.
         Evet, filmlerde bile rastlanması mümkün olmayan bir durum; At sırtında okul lojmanına giden bir gelin ve arkasında öğrencilerden oluşan bir düğün alayı, Bu durum tüm çevre köylerde haber olmuştu. 
         Gelini örf ve adetlere uyarak hazırlayıp müdür odasına götürdük. Çocuklar artık akşamları sınıfta masaların üstünde yatıyorlardı.
Dünya güzeli Erden öğretmenin Almanya’lı  kızı  Serpil 13 yaşında idi, her şeyi anlayabilecek yaşta idi. Bu yüzden kıskanıyor ve babasını kimse ile paylaşmak istemiyordu. Bazen bizim eve gelip amca sen benim babam ol, ben babamdan nefret ediyorum. Diyordu. 
Kardeşlerini de pek üvey anne Zekiye ye emanet etmiyordu. Çocukların durumu ve psikolojik yapısı bizi düşündürüyordu. Ama ne yapabilirdik ki. 
Köylüler Erden Öğretmene karşı tavır aldılar. Erden Öğretmen üç ay sonra iki kilometre uzağımızdaki Düzgeçit (Zernoka) köyüne tayin yaptı.  Bu ara Erden Öğretmenin annesi olayı duymuştur. Haftada bir tehdit mektubu ve telgrafı geliyor .Çabuk o kızdan vazgeç Kürtlerle nasıl evlenirsin Erden Öğretmen ise yanıt verme gereğini bile duymuyordu.
Aldığım duyumlara göre dünya güzeli kız Serpil üzüntüden şeker hastası olmuş ve her gün biraz daha eriyordu. 
 1980 yılının sonbaharında kurban bayramının sabahı güneş doğarken kapının önüne çıktığımda Erden öğretmen dolmuştan inip ağır adımlarla  kucağındaki Battaniyeye sarılı cenaze ile bana doğru yürüdü. Hiç ölü görmediği için donup kalmıştı. Yanıma geldiğinde kucağındaki cenazeyi taş duvarın üstüne koyarak bana sarılıp yüksek sesle bağırarak ağlamaya başladı. Halen şoktaydım. Hiç bir şey anlamamıştım. Kendimi onun elinden zor kurtardım. Oysa bana dargındı. Konuşmuyorduk. Battaniyenin köşesini kaldırdığımda o nur yüzlü güzel Serpil  in bir daha uyanmayacak  ebedi uykuya dalmış ve ölmüş yüzünü gördüm. Erden Öğretmenle bir daha kopmayacak şekilde birbirimize sarılıp avazımız çıktığı kadar ağlıyorduk. Tüm köylümüz başımıza toplanmış bizi teselli etmeye çalışıyorlardı. Onlara bayramı zehir etmiştik. Ama inanıyorum ki onlarda en az bizim kadar üzgündüler. Kadın erkek herkes ağlıyordu. Serpil i  dönüşü olmayan bir yolculuğa gönderdik. Erden öğretmenin yürek yakıcı acı feryatlarının sesini halen duyar gibi oluyorum. Bir grup öğrenci ile haftalarca mezarın başından ayrılmadı. Dünyası yıkılmıştı. Kızının ölümünü bir türlü kabullenemiyordu. O artık buralarda kalamazdı. Geceleri hep rüyasına giriyordu güzel Serpil.
Yaşam kavgasında mağlup olmuştu. Kendini bir hiç sanıyordu. Bir süre böyle yaşamaya devam etti. 
Erden öğretmenin bu perişan durumu gören ilköğretim müfettişleri hakkında rapor tutarak onu Yozgat’a sürgün ettiler. Yozgat’ta Zekiye den  üç oğlu dünyaya geldi. Önceki eşi Sevil den kalan oğlu Erkan ile kızı Sibel Almanya’ya annelerinin yanına gittiler.
Tekrar dirilip yaşam kavgasını yeniden başlatan Erden öğretmenin hedefinde yine Güneydoğu insanı vardı. Zaten yılda bir kez gelip Midyat’taki Serpil’in mezarını ziyaret ediyordu. Yozgat ‘tan Bismil’ e   1992 yılında yeniden tayin istedi. Tayini Atatürk ilköğretim okuluna çıktı. Bismil’e gelip ev kiralayacaktı. O sırada Maden yolu üzerinde cenazesi bulunan Bismil’li Vedat AYDIN’IN ölümü neden gösterilerek İlçede Kepenkler kapatılmıştı. Gösteriler vardı. Tüm dükkan kepenkleri ve camları kırılmıştı. Araçlar ve insanlar ancak ara sokaklarda eve ulaşıyorlardı. İnsanlar çok perişandılar. Yüzlerce insan Diyarbakır da ki gösterilerde yaralanmıştı. Akşamları  PKK  ve güvenlik güçleri arasında çatışmalar çıkıyordu.
Erden Öğretmene buraya gelmemesini söyledim. Çünkü biz kaçmak için yol arıyorduk. Erden öğretmen buradan ayrıldığı gibi tayinini Bursa’ya yaptı. 2000 yılında Bursa Mustafa Kemalpaşa İlçesinde emekli oldu ve oraya yerleşti .Şimdi halen orada üç oğlu ve eşi Zekiye ile yaşamaktadır. Onun istediği tek şey çalışmak, çalışmak yine çalışmaktır ve üretmektir. O halen bunu yapıyor.
Bir insanın değeri yapacakları işlerle değil,
Yaptığı işlerle ölçülür. Erden Öğretmenin ölçümünü siz değerli okuyuculara bırakıyorum. 
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
Talipler Derviş     2018-02-25 Hikayenizin bir kısmını birlikte yaşayan biri olarak çok etkilenerek okudum. Sizleri tanıyarak kendimi hep zenginleşmiş hissettim. O günleri yeniden yaşadım. Sağlıklı nice yıllar ve güzellikler diliyorum.
H.DÖNMEZ     2017-10-22 Yaşananları bir de Değerli Hocamızın dilinden dinleminizi tavsiye ederim..Aynı ortamda beraber çalışma fırsatını yaşamış biri olarak Erden Öğretmenin ölçümü tabiiki SİZİN GİBİ DEĞERLİ İNSANLARI TOPLUMA KAZANDIRMAK OLMUŞTUR..
Ö.Faruk KAPLAN     2017-10-04 Soluksuz okudum... İkinizin de hikayesinden etkilendim. Uzun ömürler diliyorum.
İhsan çelebi     2017-09-30 Merhaba. Erde ogretmenin hikayesi gercekten beni cok duygulandirdi. Yaptigi fedakarliklar ve kizinin ölum acisini yuregim de hissettim. Bu hikayeyi okurken hersey gözümün onunde canlandi. Erden ogretmenin yolundan gitmek umidiyle...:((
muhsin argul     2017-09-28 Degerli mudurum...ne kadar guzel dokunakli yazmissiniz...okudugum yasam oykulerinin belki en guzel ve dramatik olani
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
BİSMİL'DE SAYILAR İLK DEFA BU KADAR YÜKSELDİ !!!
BİSMİL'DE SAYILAR İLK DEFA BU KADAR YÜKSELDİ !!!
AK PARTİ BİNASINA SALDIRAN ZANLILAR YAKALANDI !!!
AK PARTİ BİNASINA SALDIRAN ZANLILAR YAKALANDI !!!